Cumartesi, 11 Ekim 2008
  • Afış Koleksiyonu
  • İletişim
  • üye ol
Tiyatro
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Sahnedekiler
  • Tiyatrolar
  • Söyleşiler
  • Forum
  • Yazarlarımız
    • Süleyman KABAALİ
    • Turgut BAĞIR
    • Rasim AŞIN
    • Hüseyin AKŞEN
    • Tuncer Cücenoğlu
    • Cüneyt INGIZ
    • Nurhan TEKEREK
  • Genç Kalemler
    • Ahmet CAKMAKOĞLU
    • Eda TEMIZCAN
  • Sizden Gelenler
    • Email ATINIZ
    • Okan METIN
    • Üstun AKMEN
    • Gokhan OKSAR
    • Kemal ORUÇ

Y A Y I N   Y E R I


Hayat Ağacında Tavus Kuşları



 Mudanyada Yeni Bir Tiyatro Çabasıyla İlk Yaz Ve Hayat Ağacında Tavus Kuşları

Nurhan TEKEREK
 

  İktisat Oyuncuları Tiyatro Topluluğu



SARAY DUVARLARI ÖTESİNDE [CBÜ İktisat oyuncuları]



 Guzel Sanatlar Fakultesi Oyunculari


YILIN KOMEDİSİ [ŞAHANE DÜĞÜN]


Tiyatro Dergisi [E-Degi]







 Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi [ANKARA DT]

Kafkas Tebeşir Dairesi [ERZURUM DT]


 

Kimler Varmış

Son Haberler

  • Sakıncalı Piyade
  • Bizim Tiyatro [Olya]
  • Rüştü Asyalı, Devlet Tiyatroları (DT) Başrejisörlüğüne getirildi.
  • Pekuysal son yolculuğuna uğurlandı
  • Mudanyada Yeni Bir Tiyatro Çabasıyla İlk Yaz Ve Hayat Ağacında Tavus Kuşları

Çok Okunanlar

  • İzmir Güzel Sanatlar Oyuncuları
  • İBB Şehir Tiyatroları'nda 2007-2008 sezonu Kasım ayı oyunları...
  • UNUTULAN KAHRAMANLAR Cocuk Oyunu
  • Istanbul Halk Tiyatrosu "Can Tarlası"
  • Puntila Ağa ile Uşağı Matti
Ana Sayfa arrow Yazarlar arrow 1970 Sonrası Çağdaş Türk Tiyatrosunda Çatışma Yaratan Bir Unsur Olarak Töre
1970 Sonrası Çağdaş Türk Tiyatrosunda Çatışma Yaratan Bir Unsur Olarak Töre PDF Yazdır E-posta
Pazar, 22 Haziran 2008

           1970 Sonrası Çağdaş Türk Tiyatrosunda Çatışma Yaratan Bir Unsur Olarak Töre 

                   Tiyatronun amacı da aracı da insandır. İnsan ise toplumsal bir varlıktır. Töre olgusu her dönemde toplumsal yapı içerisinde insanı koşullandırıp yönlendiren önemli bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte bu nedenledir ki geleneksel toplum yapısını koruyan Türkiye toplumunun yaşantısında önemli bir yeri olan töre olgusunun, çağdaş Türk tiyatrosuna yansımalarını araştırmak ve oyun yazarlarının töre olgusuna yaklaşımlarını tespit etmek, bir zorunluluk olmaktadır.

     Tanzimat döneminde yoğunlaşan ve Cumhuriyetle birlikte sistemli olarak yürütülen, çağdaş, modern, uygar bir toplum olmayı ifade eden Batılılaşma süreci, Osmanlı döneminden kalma gelenekçi yapının kırılmasına neden olmuştur (Berkes, 1997). Ancak, kırılan geleneksel yapı ve değer yargılarının yerine yenisi koyulmaya çalışılırken toplum, yaşadığı değerler karmaşasında bir çok alanda, değişik boyutlarda çatışmalar yaşamıştır. Bu ikilem sonucu yaşanan çatışma süreci günümüzde de devam etmektedir (Tunaya,1999). Geleneksel değer yargılarının koşullandırdığı toplumumuzun, bugün de bu değerlerin etkisinden kurtulamadığını din istismarının, dine dayalı devlet özlemlerinin geldiği noktadan, buna bağlı olarak yaşanan laik-antilaik çatışmalarından anlamak mümkündür. Her gün gazete manşetlerine yansıyan, yazılı ve görsel basına taşınan kan ve namus davası öç ve kıskançlık cinayetleri, kuma, başlık parası, kız kaçırma, bekaret konulu haberler, törelerin günümüz insanı için de önemli bir olgu olmaya devam ettiğini göstermektedir.

       Töre, diğer toplumsal normlar içinde cezai yaptırımı en yüksek olanıdır. Katı, bağışlamaz tutumlarıyla bazen yasalardan daha zorlayıcıdır (Örnek, 1995). Uygarlığın gelişimi sürecinde binlerce yıllık birikimin bir sonucu olarak ortaya çıkan töreler, başlangıçta toplumsal gelişimi sağlayan olumlu değerler olduğu halde, zaman içerisinde kurumsallaşıp kemikleşerek bir dokunulmazlık zırhına bürünmüş, uyulması zorunlu, mutlak kurallar olarak kutsallaşmıştır. İşte törelerin binlerce yılda kazandığı bu kutsallık ve dokunulmazlık onun gücünü oluşturmaktadır (Gültekin, 1998).

                    Kendisini toplumsal sorunlara karşı sorumlu ve duyarlı hisseden her sanatçı, töre gibi son derece önemli bu sorunu gündeme getirmek istemiştir. Hedeflediği topluma bir şey söylemek; bir çelişkiye, yanlışa, soruna veya doğruya işaret ederek toplumu yaşam ve yaşantısı üzerine düşündürmek; böylece onu değiştirmek isteyen her sanatçı, töre olgusuna ilgi duymuştur. Töreler, toplumsal bir olgu olmakla birlikte, dramatik edebiyat için vazgeçilmez bir nitelik olan “çatışma” yaratmada geniş olanaklar sağlaması bakımından da oyun yazarlarına kaynaklık etmektedirler.

Tiyatro sanatı için çatışma dramatik yapının ve eserin en temel unsurlarındandır (Egri, 1993). Dünya tiyatro yazınına bakıldığında, tarih boyunca birey ile içinde yaşadığı toplumun töreleri arasında çok güçlü çatışmaların olageldiği görülür. Bu çatışmanın tarafları, savundukları değerler açısından birbiriyle denk güçler olduğundan, seyircinin, birine ya da diğerine hak vermesi, taraf olması kolay değildir. Çatışan tarafların bu denli denk olması, dramatik çatışmanın da zorlu ve etkili olmasını sağlamaktadır. Ancak birey (eksen karakter/ baş oyun kişisi/ oyun kahramanı), törelerle girdiği bu savaştan bazen yengi bazen de yenilgi ile çıkar. Sonuç ne olursa olsun kahraman, girişiminin sonucunda en az çatıştığı, karşı koyduğu değerler (töreler) kadar haklı olduğu kanıtlamış, kendi değerlerinin kamu vicdanında tartışılmasını sağlayarak izleyiciye farklı bir bakış açısı edinme olanağı vermiştir.

Çatışma, dramatik eserde önemlidir; çünkü olaylar dizisi, oyun içinde birbirine karşıt tarafların karşılıklı çatışmasından doğarak gelişmektedir. Çatışma ile oyunun baş kişisi olan karakter arasındaki ilişki, dramatik çatışma açısından önemli olan diğer bir konudur. Çünkü bir dramatik eserde çatışma, öncelikle karakter üzerinden yaratılmaktadır. O halde karakterin sahip olduğu nitelikler de en az karakter kadar önem kazanmaktadır. Bu nedenle oyunun baş kişisi olan karakter, bir amaca sahip olmalı, bu amaç doğrultusunda ne pahasına olursa olsun, sonuna dek ödün vermeden  kararlı bir biçimde savaşmalıdır. Bu yönde bir irade göstermeyen ve mücadele etmeyen kahramanın yaratacağı dramatik çatışma, yeterince güçlü ve etkili olamayacağından, dramatik yapıdaki eser çökecek; başarısız olacaktır (Egri, 1993).

 Oyun yazarlarını töre olgusuna yönelten bir başka neden de törelerin çok güçlü imge, simge ve mecazlar yaratacak olanaklar sağlayarak esere görsel ve şiirsel bir zenginlik kazandırmasıdır. Töre olgusunu ele alan sanatçı konuyu biçimlendirirken, toplumun bilinç altında yerleşmiş bulunan bu imge, simge, mecaz, olgu ve değerlerden oluşan göstergeleri kullanarak kendi toplumuna özgü ulusal özellikte bir teatral dil oluşturma şansı bulur. Böylece, özü ve biçimiyle kendine özgü, ulusal bir deyiş yakalayan sanatçı, hedef kitlesi olan topluma daha yalın ve dolaysız biçimde ulaşıp üst düzeyde, yetkin bir iletişim kurabilmektedir. Bundan kültür, gelenek, görenek, örf, adet, töre gibi toplumsal değerler dizgesinin önemli bir teatral malzeme olduğu ve oyun yazarlarına geniş potansiyel olanaklar sağladığı sonucu çıkmaktadır.

Söz konusu türden çalışmalar, Türk tiyatro yazınında da görülmektedir. Kapalı toplum olma özelliği dolayısıyla bağlı olduğu devletin hukuk sistemini özümseyip benimseyememiş, kendi geleneksel değer yargılarıyla yaşamlarını sürdüren bazı bölgelerimizde töre, yazılı olmayan bir yasa niteliğinde, bir hukuk sistemi gibi varlığını ve önemini günümüzde de korumaktadır. İşte bu toplumsal gerçeği göz ardı edemeyen Türk tiyatro yazarları, töreyi konu edinen ve onu oyundaki temel çatışmayı yaratan bir unsur olarak oyunun merkezine koyan eserler vermişlerdir. Ancak bu yazarların töre olgusuna bakışlarında ve bu malzemeyi değerlendirmelerinde, benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da gözlenmektedir. Söz konusu olan bu benzer ve farklı yanların bilimsel bir araştırmayla tespit edilmesi gerekmektedir.

Bu amaçla gerçekleştirilen çalışmamızda, 1970 sonrası Türk tiyatro edebiyatında töre konusunu ele alıp onu çatışma yaratan bir unsur olarak oyunun merkezine koyan, farklı yazarlara ait on iki oyun seçildi: Oktay ARAYICI–Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi, Orhan ASENA–Ölümü Yaşamak, Erhan GÖKGÜCÜ–Ramazan ile Cülide, Murathan MUNGAN–Taziye, Turgut ÖZAKMAN–Töre, Nezihe ARAZ–Bozkır Güzellemesi, Fazıl Hayati ÇORBACIOĞLU–Erkek Satı, Yüksel PAZARKAYA–Mediha, İsmail KAYGUSUZ–Silvanlı Kadınlar, Erdoğan AYTEKİN–Ebekaya, Erol AKSOY–Köse Dağı’nın Köprüsü, Recep BİLGİNER–Sarı Naciye.

Bu yazarların, öncelikle konu seçiminde ortak bir yaklaşım içinde oldukları gözlenmektedir. Ele alınan yukarıdaki oyunlarda yazarlar ağırlıklı olarak iki törel gerçeği işlemişlerdir; kan davası ve kuma olgusu.

Yazarlarımızdan Turgut ÖZAKMAN “Töre”, Murathan MUNGAN “Taziye”, Oktay ARAYICI “Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi”, Orhan ASENA “Ölümü Yaşamak”, Erhan GÖKGÜCÜ “Ramazan İle Cülide” adlı oyunlarında kan davası olgusunu ele alırken; Yüksel PAZARKAYA “Mediha”, Nezihe ARAZ “Bozkır Güzellemesi”, Fazıl Hayati ÇORBACIOĞLU “Erkek Satı”, İsmail KAYGUSUZ “Silvanlı Kadınlar” oyunlarında kuma olgusuna değinmektedir.

Bu iki törenin yanında birbirinden farklı üç töre ve yazar daha bulunmaktadır. Bunlardan Erol AKSOY, Köse Dağı’nın Köprüsü’nde bekaret olgusunu, Recep BİLGİNER, babasının izni olmadan aşiret dışında bir erkeğe kaçan kızın töre gereği ölümle cezalandırılışını konu edinmiştir. Erdoğan AYTEKİN ise Ebekaya adlı oyununda Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşanmakta olan kadınların doğurma törenlerine ilişkin bir töreyi ele almaktadır.

İncelenen oyunlarda, temel alınan töreyi olumlayan, yanında yer alan, yaşatılması gerektiğini savunan yazar olmadığı gibi tüm bu oyunlarda töre, çatışmaya yol açan bir olgu olarak ele alınıp eleştiri konusu edilmiştir.

Murathan MUNGAN Taziye adlı oyununda, kan davasını bin yıldır süren toprağa bağlı feodal düzenin bir parçası olarak ele almaktadır. “Öldürmek bir kez töre oldu mu, bir tek budur yaşayan....” (1982:46) sözleriyle, töre halini almış ölme-öldürme eyleminin (kan davasının) süreğenliğine dikkati çeken yazar, bin yıllık geçmişi bulunan ve gelecekte de sürecek olan kan davasının, töre olmaktan çıkarılmasını istemektedir. Kan davası töresinin karşısına sevginin-sevdanın töresiyle çıkan yazar, kin, nefret ve kan ile beslenen toprağın töresinin ancak sevgi ile yıkılabileceğine inanmıştır. “İnsan demek töre demektir” diyen MUNGAN, töresiz insan ve toplum olmayacağını, bir törenin yıkılıp diğerinin doğacağını, böylece insan var oldukça törelerin de var olacağını söylemektedir. Madem ki insan demek töre demektir, töresiz insan ve toplum olamamaktadır, o halde ölme-öldürme töre olmaktan çıkarılıp sevginin, sevdanın töresi egemen kılınmalıdır.

Oktay ARAYICI da Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi adlı oyununda kan davası töresini MUNGAN’da olduğu gibi toprağa bağlı feodal düzenin bir sonucu ve parçası olarak görmektedir. Ancak ARAYICI’da, bu feodal düzende var olan sömürü düzeninin altı kalın çizgilerle çizilmiş, öne çıkarılmıştır. Töre (kan davası), aynı zamanda bu sömürü düzeninin sürmesinde kullanılan bir araç olma özelliği taşımaktadır. Düzenin başındaki feodal beyler-ağalar, güçlerini büyütmek için daha çok toprağa sahip olma eğilimindedirler. Bu nedenle ortaya çıkan kan davası, toprak beylerinin, ağaların bir erk savaşıdır ve bu savaşta hiçbir çıkarı olmayan sömürülen köylüler de canlarından olmaktadır. Toprak ağaları sömürü düzenini devam ettirmek, egemenliklerini korumak için töreyi de insanı da dilediklerince kullanabilmektedirler. Kan davası töresinin sona ermesi ancak feodal düzenin tasfiyesi, sömürü düzeninin yıkılmasıyla olasıdır.

Turgut ÖZAKMAN’ın  kan davasını ele alan Töre adlı oyununda, törenin karşısına başka bir töre ile çıkılmakta, aynı zamanda iki töre birbiriyle çatışmaktadır. Yazar, oyununda kan davası gibi olumsuz bir törenin karşısına, Anadolu insanının güzelliğini yansıtan bir başka töreyle; misafirliğin töresiyle çıkmaktadır. Mustafa, kan davasında öldürülmemek için düşmanın evine sığınmıştır. Töreler gereği eve gelen misafir, düşman dahi olsa ona zarar verilememektedir. Ailenin reisi olan Kara Hasan, evde kıstırılmış olan bu genci öldürüp töreyi yerine getirmek istemektedir. Ancak evin en yaşlı kadını olan Nene, Kara Hasan’a misafirliğin töresini hatırlatıp eve sığınmış genci öldürmesine izin vermez.

Böylece, ÖZAKMAN da kan davasının karşısına sevgiyi koymaktadır. Yazar, bunun için kadının doğasında bulunan sevgiyi, sevinci yeşertme potansiyeline güvenmektedir. Sevginin, barışın, insani olanın temsilcisi olan Nene aracılığıyla kan ve kin denizinde sevgi yeşertmenin mümkün olabileceğini söyleyen yazar, oyunda gerçekleşemeyen bu düşün yaşamda gerçekleşmesi umudunu dile getirmektedir. İnsan, öfkesine kamçı değil dizgin vurduğunda, ölümü değil; sevinci, sevdayı şımartıp azdırdığında, kan davası gibi acı ve yıkım getiren töreler yıkılacak, daha insanca olan “misafirliğin töresi” egemen kılınacaktır. Çatışma yaratan, insana acı ve yıkım getiren kan davası töresini eleştiren yazar, insana yakışan ve daha hümanist karakterli bir başka töreyi yüceltmektedir.

Orhan ASENA, Ölümü Yaşamak’ta tıpkı diğer kan davası konulu oyunlarda olduğu gibi ölümü yaşamaktan yaşamı tatmaya fırsat bulamayan insanları ele almaktadır. Bir bizden, bir onlardan düzeni içerisinde bir ritüel gibi sürekli el değiştirerek devam eden bu ölme-öldürme eylemi, kan davasını sürdüren iki tarafa da acı ve yıkım getirmektedir. Bu töre çerçevesinde çatışan davanın iki tarafındakiler de birer kurbandırlar. Öldüren bilmektedir ki ölüm bir gün mutlaka kendisini de bulacaktır. Daha düşmanını öldürdüğü an öldürme sırasının düşmanına, ölümün ise kendisine düştüğünü bilmekte ve ne zaman öldürüleceğini beklemeye başlamaktadır. Öldürüleceği anı beklemek de en az ölmek kadar acı verdiğinden, düşmana sıktığı kurşun ile kendisini de öldürmüş olmaktadır. Oyun kişileri, bunu tanrısal bir iradenin ürünü olan kader ile açıklamakta, değiştirilemeyecek, yerine getirilmesi gereken bir zorunluluk olarak kabul etmektedirler.

Orhan ASENA, oyun kişilerinden Mustafa aracılığıyla, kan davasının bir kader olmadığını, insanın içinde biriken öfke ve kinin, karşı koyamadığı intikam duygusu aracılığıyla yol bulup kan davasını beslediğini söylemektedir. Kan davasını önlemenin yolu, insanın içinde biriktirdiği öfke ve kinin önünü kesip, bu acımasız töreye karşı ne pahasına olursa olsun savaşmaktan geçmektedir. ASENA da yine sevginin gücüne işaret etmektedir.

Erhan GÖKGÜCÜ’nün Ramazan İle Cülide adlı oyununda töre (kan davası), Oktay ARAYICI’nın oyununda olduğu gibi sömürü düzeninin devam etmesine yarayan bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır.  Ancak burada düzenin başındaki kişinin davanın taraflarından biri olmadığı, sadece bu davanın sürmesini isteyen ve bundan çıkar sağlayan üçüncü şahıslar olduğu görülür. Kan davası töresine eleştirel yaklaşan GÖKGÜCÜ, yoksulun kan davası gütmemesi gerektiğini söylemektedir. Yazara göre yoksulun bir tek kavgası vardır o da ekmek kavgasıdır; geçim kavgasıdır. Bu kavga ise birbiriyle değil, birleşip güç birliği oluşturarak sömürü düzeninin başındakine karşı yapılmalıdır. Bu kavgada savaşan her iki taraf da kaybetmektedir. Kazanan tek kişi ise kan davasını körükleyip devam ettiren ve bundan çıkar sağlayan “sömürenler”dir.

Yüksel PAZARKAYA, antik Yunan oyun yazarlarından Eurupides’in “Medeia” adlı oyunu ile koşutluklar kurarak kaleme aldığı kuma konulu Mediha adlı oyununda, kadınların binlerce yıldır değişmeyen kaderine dikkat çekmiş, kadını aşağılayıcı, küçültücü bir töre olan kuma olgusuna eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. Mediha, üzerine kuma almak isteyen kocasıyla çatışmaktadır. İki bin beş yüz yıl önce Medeia’nın kişiliğinde simgeleştirilmiş olan kadının acıları, horlanmışlığı, bir kader gibi günümüzde de devam etmektedir. Ancak kadının verdiği onur mücadelesi, geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da devam edecektir, etmelidir. Ta ki onur kırıcı bu kuma töresi ortadan kalkıncaya dek.

Nezihe ARAZ, yazdığı kuma konulu Bozkır Güzellemesi’nde, töre karşısında kadının ezilmişliğinin bireysel değil genel ve toplumsal bir sorun olduğunu vurgulamıştır. ARAZ, aynı kaderi paylaşan toplumdaki tüm kadınların, birbirini rakip ve düşman olarak görmeden, dayanışma içinde olmaya çağırmaktadır. Yazara göre, kadını bir yazgı gibi kuşatan kuma töresi, erkek egemen toplumun bakış açısının bir ürünüdür ve bu sorunu aşmak ancak toplumda var olan erkek egemen yapıyı kırmakla olasıdır. Bunun için kadınların birbirine sahip çıkıp güçlerini birleştirmesi ve bir dayanışma içinde mücadele vermesi gerekmektedir.

İsmail KAYGUSUZ, berdel ve kuma törelerini bir arada kullandığı Silvanlı Kadınlar’da, kadere kulluk edip eli kolu bağlı durmamak gerektiğini söylemekte, mücadele etmeden, yazgının değiştirilemeyeceğini vurgulamaktadır. Berdele, kumaya, kadını hor görüp aşağılayan onur kırıcı bu törelere karşı baş kaldırmaya çağırmaktadır seyirciyi.

Fazıl Hayati ÇORBACIOĞLU ise yine kuma içerikli Erkek Satı oyununda, tüm olumlu nitelikleriyle çevresinde saygı ve itibar gören, Erkek Satı’nın, kırsal yaşamın törel gerçekleri çerçevesinde kocası tarafından horlanıp bir kenara atılışındaki dramatik çelişkiye işaret etmektedir. Kurtuluş Savaşı’nda cephede ön saflarda gönüllü olarak savaşmış, gösterdiği başarı ve yararlılıklarından dolayı onbaşı rütbesi ve madalya ile ödüllendirilmiş korkusuz, yürekli, mert, evine ve kocasına sevgiyle bağlı Erkek Satı, çevresinden gördüğü itibar ve saygıyı kocasından görememektedir. Karısının gördüğü itibardan memnun olmadığı gibi bundan rahatsızlık duyan kocası, Erkek Satı’nın üzerine kuma getirmektedir. ÇORBACIOĞLU, Erkek Satı’nın kişiliğinde, yaşadığı toplumda hak ettiği noktaya gelememiş, ezilip horlanmış tüm Anadolu kadınının durumunu yansıtmakta, kuma olgusunu tartışmaya açmaktadır.

Köse Dağı’nın Köprüsü oyununda, törelerin devletin yasalarıyla karşıtlığını gündeme getiren Erol AKSOY, bu yolla tartışmaya açtığı geleneksel değer yargılarını eleştiriye tabi tuttuğu gibi kırsal kesim kapalı köy toplumunun bu çağdışı, katı ve tutsak edici törelere mahkum edilmesinde payı bulunan devlete de bir sorumluluk yüklemektedir. Erkek egemen toplumun katı namus anlayışının bir sonucu olan bekaret probleminin neden olduğu bir intihar olayından yola çıkarak, kapalı köy toplumunda var olan çağdışı, tutsaklaştırıcı törel değerler sorguya çekilmekte, feodal yapının iç yüzü açığa çıkarılıp sergilenmektedir. Ancak köylünün bu noktada olmasında bireyin sorumluluğu olduğu gibi en büyük sorumluluk devlete düşmektedir. Devlet, köylüyü uygar dünyanın çağdaş yaşam olanaklarıyla buluşturmamış, eğitim, sağlık, kültür, ulaşım, haberleşme vb. alanlarda üstüne düşeni yapıp insanca yaşamın asgari koşullarını sağlayamamıştır. Kaderiyle baş başa bırakılmış olan köylü, devletten umudunu kesmiş, bildiği geleneksel-törel değerlere bağlı olarak yaşamak zorunda kalmıştır.

AKSOY, toplumsal gelişmenin önünde engel, çağdışı, tutsaklaştırıcı ve acımasız törelerin bu yüzyılda halen egemen olmasının temel nedenini cehalete, eğitimsizliğe ve insana yatırım yapılmamasına bağlamakta, bunun için sorumluluğunu yerine getirmeyen devleti birinci derecede eleştirmektedir. Eğitim ile cehalet ortadan kalkacak; bekaret, kuma, imam nikahı gibi çağdışı törelere, itibar edilmeyecektir.

Erdoğan AYTEKİN, Ebekaya adlı oyununda, törelerin bir başka karakterini öne çıkarmış, akılcı ve bilimsel bilgi ile olan karşıtlığına dikkati çekmiştir. Hiçbir bilimsel ve tıbbi niteliği olmayan ebekaya töresi nedeniyle pek çok kadın ve çocuk hayatını kaybettiği halde kadının hastanede ve doktor kontrolünde doğum yapması törece yasak sayılmıştır. AYTEKİN, bireyi mutsuzluğa mahkum eden ebekaya töresi gibi çağdışı, tutucu ve tutsaklaştırıcı törelere karşı savaş açmaktadır. Toplumsal gelişmenin önünde bir engel olan bu gerici karakterli töreler yıkılmalı, insan; çağdaş yaşamın gerekleri doğrultusunda özgürce yaşayabilmelidir. AYTEKİN’e göre bu çağdışı töreler ile toplumda egemen olan güç odakları arasında yaşamsal bir bağ bulunmaktadır. Bu törelere dayanıp ondan güç alarak varolan bu kişiler, çıkarlarını sürdürmek için törelerin ihlal edilmesine izin vermemekte onu yaşatmaya çalışmaktadır. Ancak çağdaş dünyanın değişen koşullarında yıkılmaya mahkum olan bu töreler de töreleri kişisel çıkarları için kullananların kurduğu düzen de yıkılmaya mahkumdur.

Recep BİLGİNER, Sarı Naciye adlı oyununda, törelerin insan doğasına aykırı oluşlarına dikkati çekmiştir. Acımasız kurallar koyarak insana acı ve yıkım getiren töreler, insanın tabiatına aykırıdır ve insan tabiatını hesaba katmadan yasa olmuşlardır. İnsan gönlünün kafese kapatılmış bir kuş gibi tutsaklaştırılamayacağını söyleyen BİLGİNER de, törenin karşısına sevgi ile çıkmaktadır. Seven insanın yüreği töre, yasa, kural muhasebesi yapamayacak kadar heyecanlı ve özgürlükçü olduğundan, toplumsal normlarla çatışma halinde olacaktır. BİLGİNER, ne denli katı kurallar koysalar da insan doğasına aykırı oldukları sürece, törelerin yıkılmaya mahkum olduğunu dile getirmektedir. İnsana acı ve yıkım getiren törelerin ancak sevgiyle yıkılabileceğini vurgulayan yazar, bunu oyununa da yansıtmış, evlat sevgisi töreler karşısında üstün gelmiştir.

Tüm bu oyunlarda ortak bir özellik olarak, törelerin sürdürülmesinde çevre faktörünün vurgulandığı görülür. Bu faktör, kimi zaman töreyi kullanmak yoluyla bundan kişisel çıkar elde etmek, kimi zaman kınamak, dışlamak ya da övmek, pohpohlamak yolu ile etkili olmaktadır. Oyun kişileri, töreyle ilgili bir zorunlulukla karşı karşıya kaldığında bunu, akıl ya da yüreğinin süzgecinden geçirmekten çok “el alem ne der” ölçeğine vurmakta, çevrenin ölçütleriyle hareket etmektedir.

Ramazan İle Cülide, Ebekaya, Bir Ölünün Toplumsal Anatomisi, Köse Dağı’nın Köprüsü oyunlarında, töreyi kullanmak yoluyla kişisel çıkar elde eden kişiler ön plandadır.

Ramazan İle Cülide’de Barut Osman, kan davası güden iki aşiret arasındaki düşmanlığı kullanarak bir sömürü düzeni kurmuştur. Tarafları birbirine karşı koz olarak kullanıp ucuz iş gücünden yararlanmaktır. Ebekaya’da köyün ağası, imam, ebekadın  Zeyno,  köy yerindeki iktidar ve itibarlarını törelere dayanarak sağlayan kişilerdir. İmam’ın ve ebekadın Zeyno’nun  geçimi ve itibarı, törelerin devamını gerektirir. Ağa ise iktidarını törelerden almakta, köylünün bilinçlenmesini istememektedir. Köse Dağı’nın Köprüsü’nde Muhtar, İmam, Osman Ağa, geleneksel yapının törelerin sürmesinden doğrudan çıkarı olanlardır ve değişimi hoş karşılamamaktadır. Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi’nde Abdülgani, avukat Erhan ve Şeyh Üveyiz, töreleri kişisel çıkarları için kullananlardır.

Oyunlarda, töreyi yerine getirmek, köy yerinde itibarı arttırdığı gibi bundan kaçmak kınama, dışlama, aşağılama vb. tepkiler doğurmaktadır. Ölümü Yaşamak, Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi, Töre, Sarı Naciye, Köse Dağı’nın Köprüsü, Taziye, Ramazan İle Cülide, Bozkır Güzellemesi, Ebekaya oyunlarında, bu çevresel faktörler etkili olmakta, oyun kişilerinin yönelmelerini belirleyebilmektedir.

Oyunların bazılarında, törenin tanrısal bir iradenin ürünü olan kader gibi algılanmasına vurgu yapılmakta, bunun kader olmadığı anlatılmaktadır. Taziye, Ölümü Yaşamak, Mediha, Bozkır Güzellemesi, Silvanlı Kadınlar töreyi aynı zamanda bu açıdan da ele alan oyunlardır.

Sarı Naciye, Töre, Taziye, Bozkır Güzellemesi, Ramazan İle Cülide, Silvanlı Kadınlar oyunlarda, törenin karşısına sevgiyle çıkılmakta, sevginin gücünün töreyi aşacağına inanılmaktadır.

İncelenen oyunlarda yazarlar, töreyi, acı ve yıkım getiren, toplumsal gelişimin önünde engel, tutucu, baskılayıcı, yasaklayıcı, tutsaklaştırıcı ve çatışma yaratan bir olgu olarak ele almış ve bu nitelikleriyle eleştiriye tabi tutup yıkılması gerektiğine işaret etmişlerdir.

İncelenen oyunların tümünde, törelerden birinci derecede zarar görenler en çok kadınlar olmaktadır. Bu oyunlardan Mediha, Erkek Satı, Silvanlı Kadınlar ve Bozkır Güzellemesi, kuma olgusunu ele alan oyunlar olup tümüyle kadın odaklıdırlar. Töreler ve din, erkeğe birden çok kadınla evlenme hakkı tanıdığından, yüzlerce yıldır erkek bu hakkını kullanmakta, ilk eşinin üzerine kuma almaktadır. Ancak erkek egemen bakış açısıyla şekillenmiş geleneksel törel yapının bir sonucu olarak ortaya çıkan bu olgu, kadın için her zaman aşağılayıcı, onur kırıcı bir durum olduğundan, bu töre ile kadın arasında sürekli bir çatışma hali olagelmiştir. Kuma konulu bu oyunlarda zarar gören ve bu töreden mağdur olan; daha çok kadındır.

Bekaret, kuma, imam nikahı gibi törelerin yer aldığı Köse Dağı’nın Köprüsü, doğum ile ilgili bir törenin anlatıldığı Ebekaya ve babasının rızası olmadan bir erkeğe kaçan kızın öldürülmesini konu alan Sarı Naciye oyunları, yine kadın sorunlarına odaklanmış oyunlardır. Bu oyunlarda da töreden birinci derecede zarar görenler kadınlardır.

Kan davası ve törelere aykırı aşk hikayesinin iç içe olduğu Taziye, Töre, Ramazan İle Cülide oyunlarında, çatışmanın merkezinde (Taziye, Töre) ya da bir tarafında kadınlar yer almaktadır.

Yine kan davası konulu Ölümü Yaşamak, Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi oyunlarında, töreye kurban edilen ya da bu töreden dolayı kadınlığını unutmuş, yüreği kararmış kadınlar görülmektedir.

Töreden en çok kadınlar zarar gördüğü halde, bazı oyunlarda kadınların aynı zamanda, bu töreleri taşıyan ve yeni kuşağa aktaran kişiler olduğu görülmektedir. Taziye’de Kevsa, Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi’nde Zalha, Ölümü Yaşamak’da Ayşa Ana, Bozkır Güzellemesi’nde Halime, Köse Dağı’nın Köprüsü’nde Sultan, Sıdıka Ana, Ebekaya’da Hacer, Zeyno bu nitelikteki kadınlardan bazılarıdır.

Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi, Ebekaya, Silvanlı Kadınlar, Bozkır Güzellemesi, Köse Dağı’nın Köprüsü ve Taziye’de törenin, din ya da hurafelerle iç içe geçtiği görülmektedir.

 Bu oyunlarda töreler yasalara, bilime, insan doğasına ve çağın gereklerine aykırılıklar göstermekte, bunlarla çatışmaktadırlar.

Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi, Taziye, Ölümü Yaşamak, Ramazan İle Cülide, Töre, Sarı Naciye, Ebekaya ve Köse Dağı’nın Köprüsü’nde, oyun kişilerinin töreye karşı içten içe bir yılgınlık yaşadıkları görülmektedir.

Kan davası konulu oyunlarda ölmek ve öldürmek, bir sizden bir bizden düzeni içerisinde tekrarlanan bir ritüel gibidir. Öldüren taraf, öldürme sırasının karşı tarafa geçtiğini, ölümün kendi ailesinin etrafında dolandığını bilmekte, her an öldürülmeyi bekleyen bir kurban olmaktadır. Kan davasının kazananı yoktur; her iki taraf da bu törenin kurbanıdır. Kan davasını kimin ve neden başlattığının, kimin haklı ya da haksız olduğunun bir önemi kalmamış; davayı sürdürmek ve ne olursa olsun töreyi yerine getirmek tek amaç olmuştur.

Konusu doğrudan kadınla ilgili olan Erkek Satı, Mediha, Silvanlı Kadınlar, Bozkır Güzellemesi, Köse Dağı’nın Köprüsü oyunlarında töre olgusu, erkek egemen bakış açısının bir sonucu olarak ele alınmakta, erkeklere dair yoğun bir eleştiri yöneltilmektedir. Erkeğin egemenliği altında ezilmekte olan kadın, alınıp satılmaktan, kullanılıp bir kenara atılmaktan, erkeğin kendisi üzerinde karar vermeye yetkili tek kişi olmasından rahatsızlık duymaktadır. Sorun, kadının toplumda hak ettiği yere gelememiş olmasıyla birlikte ele alınmaktadır.

Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi, Taziye, Ölümü Yaşamak, Töre, Silvanlı Kadınlar, Bozkır Güzellemesi, Köse Dağı’nın Köprüsü, Sarı Naciye ve Ebekaya oyunlarında, oyun kişilerinin sonunda bilinçlendiği, törenin yanlışlığını anladığı görülmektedir.

İncelenen oyunların biçim açısından iki gruba ayrıldığı görülür. Sarı Naciye, Töre, Ölümü Yaşamak, Ebekaya, Erkek Satı, Köse Dağı’nın Köprüsü isimli oyunlar kapalı biçim-benzetmeci üslupta (dramatik); Silvanlı Kadınlar, Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi, Ramazan İle Cülide, Taziye, Bozkır Güzellemesi ve Mediha ise açık biçim-göstermeci üslupta (epik) biçimlendirilmiştir.

Kimi oyunlarda yazarların, güçlü karakterler yaratıp bu karakterler aracılığı ile çatışmayı oluşturmak yerine oyun kişilerini simgesel tiplere indirgemeyi tercih ettikleri görülür. Oyun kişilerinin simgesel tip boyutuna indirgenmesiyle yazarın iletmek istediği düşünce ön plana geçmekte, böylece karşıt görüşlerin temsilcisi olan bu simgesel tiplerin tartışma-çatışması yoluyla oyunun tezinin kalın ve etkili çizgilerle dile getirilmesi sağlanmaktadır.

Bu oyunlarda olaylar anlatıcı, araştırıcı, savcı, hakim, baş ağıtçı ya da danışman kadın gibi kişiler aracılığı ile sorgulanıp soruşturulmakta ve sergilenmektedir. Verilen ifadeler, hatırlamalar, yeni ip uçları ile geliştirilen olaylar dizisinde, zamanda geriye dönüşlerle sıçramalı bir anlatım elde edilmekte, geçmiş ve şimdiki zaman birlikte yansıtılmaktadır. Bir mahkeme-duruşma havasında gerçekleştirilen bu form, yazarların töreye karşı tavırları ile koşutluklar göstermektedir. Bu oyunlarda törenin insana acı ve yıkım getiren, baskıcı ve tutsaklaştırıcı niteliklerinden dolayı eleştirilip yargılandığı gözlenmektedir. Oyunun biçimlendirilişinde görülen bu duruşma havası, yazarların töreyi yargılayan tavrına uygun düşen bir form olmaktadır. Yazarlar bu yolla, töreleri etkili olduğu çevresi içerisinde ele alıp araştırmakta, sorgulama-soruşturma yolu ile suçu ve suçluyu ortaya çıkarıp yansıtmakta, seyirciyi bilgilendirip aydınlatarak karar vermesini sağlamaktadır. Erkek Satı, Köse Dağı’nın Köprüsü, Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi, Ramazan İle Cülide, Silvanlı Kadınlar, Mediha ve kısmen Taziye, bu özellikte oyunlardır.

Bazı yazar ve eserlerin, tiyatroda ulusallaşma ve ulusal kaynaklara yönelme açısından önemli bir çaba içerisinde oldukları, özü ve biçimi ile kendine özgü ulusal bir tiyatro dili oluşturma yolunda önemli adımlar attıkları gözlenmektedir. Yazarlar, ele aldıkları törel konuyu, içinden çıktıkları toplumsal koşullar bağlamında yansıtırken bize özgü imge, simge ve teatral anlatım formlarını mümkün olduğunca kullanmak yoluyla bir ulusal tavır-deyiş yakalamaya çalışmaktadırlar. Oktay ARAYICI’ nın, Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi ile Murathan MUNGAN’ nın Taziye adlı oyunu buna örnek gösterilebilir. Bu oyunlarda, özü ve biçimiyle kendilerine ve bize özgü bir tiyatro dili yakalayan yazarların, iki ayrı kaynaktan beslendikleri görülür. Bunlardan Oktay ARAYICI, Türk köy seyirlik oyunlarının, Murathan MUNGAN ise Doğu toplumlarına özgü taziye geleneğinin biçimsel konvansiyonlarını değerlendirmişlerdir.

Nezihe ARAZ, Bozkır Güzellemesi’nde türküler, danslar, ve soyutlaştırılmış olarak kullanılan simgesel-folklorik elemanlar yoluyla, Orhan ASENA ise Ölümü Yaşamak’ta topluma ait simgesel, törensel, dinsel motifleri etkili olarak görsel anlatıma dönüştürmek suretiyle, bize özgü ulusal bir tavır arayışı içinde olan yazarlarımızdır.

Bozkır Güzellemesi’nde Nezihe ARAZ, Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi’nde Oktay ARAYICI, Ramazan İle Cülide’de Erhan GÖKGÜCÜ, Silvanlı Kadınlar’da İsmail KAYGUSUZ’un Bertold Brecht’in epik-diyalektik tiyatrosu ile geleneksel Türk tiyatrosunun açık biçim-göstermeci niteliklerini birleştirme yoluna gittikleri görülmektedir.

Erhan GÖKGÜCÜ, Shakespeare’in “Romeo Ve Jüliet” oyununu günümüz Türkiye’sine adapte ederken geleneksel Türk tiyatrosunun kimi konvansiyonlarını kullanmakla yetinmiştir. İsmail KAYGUSUZ ise Silvanlı Kadınlar’da ele aldığı konuyu teatral bir malzemeye dönüştürürken ulusal motifleri daha yoğun ve etkili kullanmak yoluyla ulusal bir dil oluşturma kaygısı içindedir.

Ebekaya’da Erdoğan AYTEKİN, Töre’de Turgut ÖZAKMAN, oyunun bütününden bağımsız olarak kullandıkları oyun çıkarma geleneğini, bize özgü ulusal bir renk olarak değerlendirmişlerdir.

Köse Dağı’nın Köprüsü’nde Erol AKSOY, Erkek Satı’da Fazıl Hayati ÇORBACIOĞLU, Sarı Naciye’de ise Recep BİLGİNER, ele aldıkları töreyi gerçekçi-benzetmeci biçimde, doğal çevresi içerisinde yansıtmakla yetinmiş, yalnızca konu seçiminde ulusal olmakla kalmışlardır. Yüksel PAZARKAYA da kuma konulu Mediha adlı oyununda, yalnızca bize özgü toplumsal bir sorunu ele alarak özde ulusal olmayı başarmış, ancak biçimde ulusallaşma kaygısı taşımamıştır. Euripides’in Medeia adlı oyununu yeniden ele alıp koşutluklar kurarak biçimlendirdiği Mediha’da klasik tragedya formunu zorlayan PAZARKAYA, yerel kaynaklardan yararlanma yoluna gitmemiştir.

Özetle, 1970 sonrası çağdaş tiyatro yazarlarımız, töre konusunu teatral bir malzeme olarak değerlendirirken, çatışma yaratan bir unsur olarak ele alıp oyunun merkezine koymuş, toplumsal gelişmenin önünde engel olmaları, tutucu tutsaklaştırıcı, insana acı ve yıkım getiren çağdışı nitelikleri nedeniyle eleştirilmişlerdir. Törelerin karşısına insani olan sevgiyi koyma eğiliminde olan bu yazarlarımız, sevginin gücüyle sorunun aşılabileceğine işaret edip izleyiciyi törelerin yıkılması doğrultuda çaba göstermeye çağırmaktadırlar.  Tiyatroda dramatik metnin en önemli unsurlarından biri olan dramatik çatışmayı güçlü ve etkili kurmak açısından başarılı oyunlar bulunmakla birlikte, seçilen malzeme (töre) olanak sağladığı halde, bu bakımdan genel bir zafiyet gözlenmektedir. Ele aldıkları konuyu toplumsal yaşamın gerçeklerinden seçtikleri için, öz’de ulusal olana yönelmiş olan bu yazarların, konularını biçimlemede farklılaştıkları görülür. Yazarlarımızdan bazıları açık biçim-göstermeci (epik), bazıları ise kaplı biçim-benzetmeci (dramatik) üslubu seçmiştir. Bazı yazarlar, öz’de ulusal olmakla yetinip ele aldıkları törel konuyu bilinen tiyatro kalıpları içinde biçimlemekle yetindikleri halde, bazıları Tiyatroda ulusallaşma ve yerel kaynaklardan yararlanma konusunda bilinçli ve etkin bir çaba içindedirler. Bu yazarlar, ulusal-yerel kaynaklara yönelip geleneksel Türk tiyatrosunun biçimsel konvansiyonlarından, topluma ait imge, simge, norm, form ve çeşitli folklorik öğelerden oluşan göstergelerden yararlanarak aynı zamanda biçim açısından da ulusal bir dil/tavır yakalamak istemektedirler. Bu konuda kaygı taşıyıp bir çaba içinde olan yazarlarımızdan bazıları oldukça yetkin eserler verdiği halde, bazıları yeterli yetkinliğe ulaşamadan iyi niyetli girişimler olarak Türk tiyatro tarihindeki yerlerini almaktadırlar.

KAYNAKÇA:

Aksoy, Erol. 1998. Köse Dağı’nın köprüsü. Ankara: Kültür Bakanlığı.

Arayıcı, Oktay.1982. Bir ölümün toplumsal anatomisi. (2. basım). İstanbul: Yeni Türkü Oyun     Yay.

Araz, Nezihe. 1974. Bozkır güzellemesi. (teksir). Ankara: Devlet Tiyatroları Dramaturgi Bürosu.

Asena, Orhan. 2000. Ölümü yaşamak. Ankara: Kültür Bakanlığı.

Aytekin, Erdoğan. Ebekaya. Ankara: Kültür Bakanlığı.

Berkes, Niyazi. 1997. Batıcılık ulusçuluk ve toplumsal devrimler-II. İstanbul: Cumhuriyet.

Bilginer, Recep. 1997. Sarı Naciye. Ankara: Kültür Bakanlığı.

Çorbacıoğlu, Fazıl Hayati. 1976. Erkek Satı. (teksir). Ankara: Devlet Tiyatroları Dramaturgi Bürosu.

Egri, Lajos. 1993. Piyes yazma sanatı  (Çev.S. Taşer). (2. Baskı). İzmir: İleri Kitabevi.

Gökgücü, Erhan. 1972. Ramazan ile Cülide. (Yazarın Orijinal metninden Fotokopi).

Gültekin, Mehmet Bedri. Gelenek ve gelişme. İstanbul: Kaynak.

Kaygusuz, İsmail. 1998. Silvanlı kadınlar. (Yazarın Orijinal Metninden Fotokopi).

Mungan, Murathan. 1982. Taziye. Ankara: Dost.

Örnek, Sedat Veyis. 1995. Türk halkbilimi. Ankara: Kültür Bakanlığı.

Özakman, Turgut. 1991.  Ah şu gençler- töre- ocak. İstanbul: Boyut.

Pazarkaya, Yüksel. 1993. Mediha. (2. baskı). Ankara: Kültür Bakanlığı.

Tunaya, Tarık Zafer. 1999. Batılılaşma hareketleri-II. İstanbul: Cumhuriyet.

              ÖZET

Çalışmada, 1970 sonrası Türk tiyatro edebiyatında, çatışma yaratan bir unsur olarak töreyi ele alan oyunlara yer verilmiştir. Ele alınan bu oyunlar, öz ve biçim açısından dramaturjik incelemeye tabi tutulup tematik ve biçimsel analizleri yapılmıştır.

Çalışmamızda, 1970 sonrasında yazılmış töre konulu on iki oyun yer almaktadır. Bu oyunlarda, yazarlarımızın ağırlıklı olarak iki töreyi ele aldıkları görülmektedir. Bunlardan biri kan davası diğeri ise kuma olgusudur. Bu iki töreden başka, birbirinden farklı üç töre daha ele alınmıştır. Bunlar babasından izinsiz aşiret dışında bir erkeğe kaçan kızın ölümle cezalandırılması, bekaret olgusu ve doğum ile ilgili törelerdir.

 Her biri  ayrı yazarlara ait olan bu oyunlarda, ele alınan töre olgusunu olumlayan yazar olmadığı gibi töreler, acı ve yıkım getiren, gelişmeye engel, tutsaklaştırıcı niteliklerinden dolayı eleştirilmiştir. Tüm bu oyunlarda töre, çatışma yaratan bir unsur olarak ele alınıp oyunun merkezine koyulmuştur. İncelenen oyunların, biçim açısından iki gruba ayrıldığı görülmektedir. Bazı yazarlar konularını epik, bazıları ise dramatik üslupta biçimlemektedirler.

Bazı yazarlar, yalnızca konu seçiminde ulusal olanla yetinip konuyu bilinen tiyatro anlayışı içinde yansıtmakla yetinirken, bazı yazarlarımız tiyatroda ulusallaşma ve ulusal kaynaklara yönelme bakımından önemli bir aşama kaydetmişlerdir. Bu yazarlar, ele aldıkları töre konusunu, içinden çıktıkları toplumsal koşullar bağlamında yansıtırken bize özgü imge, simge ve formları kullanarak özü ve biçimi ile kendine özgü ulusal bir tiyatro dili yaratmaktadırlar. Bunu başarabilen yazarlar ise seyircisiyle daha dolaysız ve sıcak bir iletişim kurabilmekte, mesajlarını kolayca verebilmektedirler.

İncelenen oyunların tümünde, törelerin sürdürülmesinde çevre faktörünün etkili olduğu vurgulanmaktadır. Töreyi yerine getirmek, kişiye çevresinde itibar kazandırdığı gibi bundan kaçınmak ya da kaçmak çeşitli tepkilere yol açmaktadır. Bu töreler, kimine acı ve yıkım getirirken  kimi kişiler amaçları doğrultusunda  kullandıkları bu töreler sayesinde kişisel çıkar elde edip güçlenmektedirler.

Bu oyunların bir kısmında törenin bir kader gibi algılanmasına karşı çıkılmakta, kader olmadığı vurgulanmaktadır.

Bu oyunlarda, töreden zarar görenlerin daha çok kadınlar olduğu gözlenmektedir. Ancak buna rağmen kadınların bizzat bu töreleri taşıyıp yeni kuşaklara aktardığı görülmektedir.

Oyunların çoğunda, törenin karşısına sevgi ile çıkılmakta, sevginin gücüyle törelerin aşılacağına inanılmaktadır.

  ABSTRACT:

CUSTOM AS A COMPONENT WHICH CREATES CONFLICT IN TURKISH CONTEMPORARY THEATRE AFTER THE 1970’S.

The study consists plays, deal with customs as a component of conflict in contemporary Turkish theatre after the 1970’s. Also, plays were examined according to their drama style and content and they underwent thematic and stylistic analysis.

Twelve plays related with customs take place in our study. In these plays, the writers seem to deal with two customs. The first one is vendetta and the other is the fact of second wife. In addition to these, three other customs were also used. These are; a girl who was killed by her father for running away with a man outside the tribe, virginity concept and customs related to giving birth.

In all of these plays written by different writers, the customs fact was viewed negatively and also was criticized for bringing out suffering, hindering improvement and its captivity attribute. In all these plays customs were seen as conflict creating situations and were the centre of the plays. The plays that were analyzed can be put into two groups according to its style. Some of the writers structured their plays in an epical way while others used the dramatical way.

While some writers chose their subjects according to a national theme and reflected their subject in the frame of ordinary theatre perceptions, others achieved nationalization and national sources in theatre. These writers created a special national theatre language using the images, symbols and forms, which reflect our society. Writers who achieve this would have a direct and intimate communication with the audience and convey the messages more easily.

All the plays that were analyzed indicated that the customs lived for so long because of the environmental factors. While carrying out the customs helped the individuals to gain respect, avoiding from the customs brought out various reactions. While these customs gave suffering to some, others gained personal benefits from these customs.

In some parts of these plays it was argued that customs should not be seen as fate.

In these plays it was observed that women suffered more from the customs. However, it was also observed that women carried these customs to the new generation.

In most of the plays, customs were met with love and with the power of love it was believed that these customs will be exceeded.

 

 

Turgut BAĞIR

Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuarı

Sahne Sanatları Bölümü

Oyunculuk Anasanat Dalı

Öğretim Elemanı

 

 

 
[ Geri ]

 Tiyatro

Foruma Gider!
XHTML Validation
CSS Validation
Powerd by YOOtheme
Copyright © 2005Tiyatro Türkiye